14 Şubat 2008 Perşembe

Yıllar önce Ömer Naci Soykan'ın Bir Anarşistin Seyir Defteri kitabını okurken Paris'le ilgili anlattıkları kafamın içinin biraz daha aydınlanmasına neden olmuştu. O, filmlerde gördüğümüz güzel döşenmiş tertemiz Paris metrosunu insan dışkısı kokan bir yer olarak tarif etmekteydi. Kapitalizmin merkezlerinden, bir dakikada dünyanın kaderini değiştirecek o büyük avrupada en demokratik ülkelerinden Fransa'da aynı Türkiye'de olduğu gibi ötekilerin olduğunu ve bu durumu algılamamı kolaylaştırmıştı.
Ozamanki hayat görüşümle Kavafis'in şiirini biraz çarpıtarak da olsa tekrar anmıştım.

Devletin gelişmişliği ölçüsünde vatandaşlarına özgürlük, refah verdiğini ama bunların sanal olduğunu; en ufak bir tehlikede vahşi 3. dünya ülkelerinden farksız yöntemler başvurduğunu Genova'da görmekle bu yazılanlar daha bir anlamlı oldu. Hatırlarsınız İtalaya'da Carlo Giuliani isimli gösterici polis kurşunu ile öldürülmüş, bir kişi ise polis otosu tarafından göz göre göre çiğnenmişti.

İşte bahsedeeğim film de tam bunların üzerine basıyor. Metaforlarla dolu, trajikomik bir film. Tersanede çalışmaktayken işyerleri otel yapılmak üzere kapatılan bir grup orta yaşlı erkeğin hayatlarındaki bir kesiti anlatan, seyredilesi bir film. Javier Bardem'in muhteşem oyunculuğu görülmeye değer. Ezberlerimizi bozan, küresel kapitalizmi daha iyi anlamamızı sağlayan bir film.


Filmde çokca tekrarlanan bir hikaye var. Siyam ikizi hikayesi. Avrupa, amerika, afrika, asya vs. hiçbir yer bizim için farketmiyor. Latin Amerikadaki işçinin hayatındaki herhangi bir değişim emin olun Sibiryadaki işçiyi etkiliyor. Aynı siyam ikizleri gibi. Birimiz düşerse hepimiz düşeriz. Birbirimizden ayrılamayız. Birbirimizi sevmesek de bi aynı vücuttaki iki,üç,beş insan gibiyiz.

Bir de unutmayalım:
Güneş sadece haftasonları izin günlerinde değil, pazartesileri de parlamaktadır.

Dikkat: Film sokak lambalarına karşı antipati yaratabilir.


Bugün 14 şubat...
Modern zamanın alışveriş çılgınlığının hat safhaya çıktığı diğer kutlama günlerinden biri.
"Sevgililer Günü". Modern zamanın festivallerinden biri.
Temelinde Roma Bereket/Doğurganlık Tanrısı Lupercus'un onuruna şubat ayının 13 ve 15'i arasında yapılan Lupercalia Festivali olan bu gün batı dünyasına Valentine Day olarak geçmiştir. Lupercal, Roma şehrinin kurduklarına inanılan Romulus ve Remus'u emziren dişi kurttur. Bu günde Romalı paganlar ilk defa cinsel birleşme yaşayacak gençlerinin isimlerinin yazılı olduğu listeleri Lupercus rahibelerine verirlermiş. Lupercusa kurbanlar kesilir, hediyeler sunulurmuş. Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmen kabulunden sonra bu festival diğer birçok pagan ritueli gibi yasaklanmış. Ve bir hikaye uydurulup illa kutlayacağım diyen paganlara hristiyan geleneği gibi sunulmuş.
Günümüzde ise diğer modern zaman festivallerinde olduğu gibi (örn. Yılbaşı) sadece ve sadece alışverişe indirgenmiş. Bugün sevgilinize illaki bir şey satın almak zorundasınız. Ya bir tektaş, ya bir kalpli ayıcık, ya bir akşam yemeği, olmazsa en azından bir kırmızı gül. Çok da şaşırmamak gerekir eski tapınakların yerini alışveriş merkezlerinin aldığı bu dünyadan başka da birşey beklenmez zaten.
Tüm günleri sevgililer günü gibi kutlayanlara selam olsun.
Alışveriş anlamında değil, o eski pagan günlerinde olduğu gibi.


13 Şubat 2008 Çarşamba

Neden "Solağız" sorusu uzun zamandır bilim dünyasının kafasını kurcalayan, çeşitli araştırmalarla açıklanmaya çalışılan bir soru.
Kimi araştırmacılar solaklığın kültürel bir durum olduğunu savunmuş, kimi araştırmacılar ise durumun genetik olarak kalıtılan bir olay olduğunu iddaa etmiştir. Hala tam olarak neden solak olduğumuz açıklanamamıştır; fakat bazı sonuçlara da ulaşılmıştır.
Solaklıkla ilgli ilk ciddi çalışmalar 1940'larda başlamıştır. 1940 yılında Rife isimli bir bilim insanı solak ailelerden doğan çocukların solak olma ihtimallerinin sağlak anne babadan doğan çocuklara oranla daha fazla olduğunu görmüş ve durumun kalıtımsal bir nedeninin olabileceğini öne sürmüştür. Bunu kanıtlamak için tek yumurta ikizlerini araştırmış ve tek yumurta ikizlerinin dahi birinin sağlak birinin solak olabildiğini görmüştür. Bunun sonucunda solaklığın kalıtılan bir özellik olduğunu fakat solaklık için genetik kalıtımın yanında çevresel faktörlerin de etkili olduğu sonucunu çıkartmıştır.
1977 yılında Huheey isimli bir bilim insanı ise sağlaklığın insanlığın evrimi sonuçu gerçekleştiğini düşünmüştür. Hipotezi şudur: Anneler bebeklerini sağ ya da sol kollarına yatırırlar. Sol tarafta olan bebek anne kalbinin sesini duyarak aynen anne karnında olduğu gibi sakinleşmektedir. Bu da annenin günlük işlerini yapmasında kolaylık sağlamaktadır. Sol elini kullanan anne ise bebeği sağ kucağında tuttuğunda huzursuz bebek yüzünden günlük işlerini yapamamakta ve bebeğin hayatta kalma şansı azalmaktadır. Bu yüzden sağ elini kullanan annelerin bebekleri hayatta kalma şansı arttığından dolayı türlerini devam ettirmektedirler. Yani sağlak annelerden sağlak çocuklar ve onların sağlak çocukları olarak sağlak populasyonu artmaktadır. Gerçekten de 5000 yıllık insanlık tarihinde mağara duvarlarındaki resimlerden itibaren sanat eserleri ve günlük işlerde kullanılan aletler araştırıldığında sağlaklık %93 oranında baskın olarak görülmektedir.
Bir diğer hipotez ise savaşlardaki dezavantajdan dolayı solakların populasyonunun azaldığıni ileri sürmektedir. Sağlaklar sağ elleri ile silahlarını tutarken sol elleri ile kalkanlarını tutarlar ve bu şekilde ölücül olabilecek kalbin üzerine gelen darbelerden korunurlar.Buzul çağından kalma bir mağara resmi, sol el Solaklar ise sol elleri ile silahlarını tuttukları için kalp bölgesi açıkta kalır ve bunun sonucunda sağlaklara göre daha ölümcül yaralanmalara maruz kalırlar. Uzun dönemde bu dezavantaj solakların populasyonunu azaltmıştır.
1940'larda yapılan ve sonradan defalarca tekrarlanan tek yumurta ikizleri çalışmaları sonucunda solaklıkta çevresel faktörlerin de etkili olduğu sonucunu çıkaran araştırmacılar bu alana yoğunlaşmışlardır. 1990'larda yapılan bir çalışmada solak kadınların meme kanserine yakalanma oranının sağlak kadınlara göre daha düşük olduğunu açıklayan bir araştırma sonucunda anne karnında testosteron hormonuna fazla maruziyetin solak olmakta etkili olabileceği öne sürülmüştür. Meme kanseri ile ilgili araştırmanın doğruluğu bilim dünyasında çokca tartışılsa da anne karnında maruz kalınan hormon miktarı solak olmakta hala araştırılan bir hipotezdir.
Yıl 2003' e geldiğinde bilim insanları solaklığa neden olabilecek bir genin bulunduğu/keşfedildiği dünyaya duyuruldular. 2. kromozomda yerleşmiş olan bu gen HSR (Hand Skill, Relative) ismini taşımaktadır. (Genin kromozom üzerindeki yerleşimini görmek isterseniz tıklayın.)
Bu gen ile saçın çıkış yönü, şizofreni hastalığı ve sinir sistemi asmetrisi arasında ilişkiler bulunmaktadır. Şu anki bilgilerimizle bu gen ile solaklık arasında kesin bir ilişki var. Fakat bu geni taşıyan her insan solak olmuyor.
Sonuç olarak ne yazık ki nenden solak olduğumuzu, daha doğrusu insanlarda bu durumun "hastalık" olarak algılanmasına neden olan "neden sayımız bu kadar az" sorusunun cevabını hala bilmiyoruz.



5 Şubat 2008 Salı

Sağ elini kullananlarla sol elini kullananlar dünya üzerinde eşit sayıda olsaydı ya da mevcut sistem bizi de "insandan sayıp" aletleri edevatları bizim de kullanabileceğimiz şekilde tasarlansaydı belki de bunun üzerine düşünmemiz gerekmeyecekti.
Neyse durum böyle ve neden bizim diğer ~%90 gibi sağ elimizi kullanmadığımız merak konusu.

Bir kısım bilimadamı bunun genetik olarak kalıtılan bir özellik olduğunu varsaymış ve bu yönde araştırmalar yapmışlar. Solak insanların sahip olduğu ortak genleri bulmak, ikiz çalışmaları, aileleri onlarca yıl takip edip solak sayısını hesaplamak vs. vs. Sonuçta solaklık ile ilgili bir gen bulunmuş. Fakat ilginçtir sadece bu gene sahip olmanın solak olmayı sağlayamadığı görülmüş.

Bir kısım bilim insanı da anne karnındayken karşılaşılan faktörlerin solak olmaya neden olduğunu iddia etmişler. Bazıları gebelik döneminde fetusun yerleşiminin buna neden olduğunu, bazıları gebelik sırasında maruz kalınan testesteron miktarının yüksekliğinin bu sonucu doğurduğunu tespit etmiş.

Bunlardan hiçbiri tam olarak solaklığın nedenini açıklayamamış. Şu anda solaklığın çok faktörlü bir durum olduğu, yani sadece kalıtımla ilgili değil, yaşanılan olaylarla da ilgili olduğu kabul ediliyor.



Powered by ScribeFire.

Çocukluğumuzun efsanesi, her mahallede bir tane olan, arkası uzun saçlarıyla bir dönemde görünüşümüzü bile değiştiren Maradona (Diego Armando Maradona) 30 ekim 1960 yılında Arjantinde doğmuştu.

Dünya Kupası'nda 4 kez oynayan futbolcu FIFA sitesinde yapılan ankette 20. yüzyılın en iyi futbolcusu ünvanını almıştır. 86 Dünya Kupası 'nda İngiltere'ye karşı 60 metreden sekiz oyuncuyu çalımlayarak attığı gol "Yüzyılın Golü" seçilmiştir.






Kokain ve efedrin kullanmaktan suçlanmıştır. 2004 yılında aşırı kokain kullanımından dolayı kalp krizi geçirmiş, 2007 yılında hepatit ve alkol kötüye kullanımından dolayı tedavi görmüştür. Aynı yıl bir Arjantin televizyonuna çıkıp sadece alkol kullandığını, uyuşturucu kullanmayı uzun zamandır bıraktığını açıklamıştır.

Gençliğinden bu yana politik olarak sol görüşte olan Maradona, tedavisi sırasında Küba'da Castro ile arkadaş olmuştur (ki sol bacağında Castro'nun sağ kolunda Che Guavera'nın dövmesi vardır). Venezuela başkanı Hugo Chavez 'i de desteklemektedir. 2005 yılında Chavez'i ziyarete Venezuela'ya gitmiştir. Amerika Kıtası Zirvesi için Arjantine gelen Amerika Devlet Başkanı Bush 'a karşı yapılan protestoları örgütleyenler arasında olan ve üzerinde "Stop Bush" yazan tişörtü ile açıklamalarda bulunması büyük sempati toplamıştır. 2007 yılı aralık ayında Amerika'ya karşı İran halkını desteklediğini açıklamıştır.

Kendisi ile ilgili bestelenmiş bir kaç şarkıda vardır. Bunların en ünlüleri:

Mano Negra 'nın son albümü Casa Babylon 'da "Santa Maradona"



Mano Chao La Radiolina 'da "La Vida Tombola"



"Tek bir ses, suyun sesi. Su altta pervanelere vurur. Pervanenin dönerken çıkardığı ses ve bir de iki taşın birbirine sürtmesinin sesi birbirine karışır. O sesi değiştiren tek yabancı unsur vardır. O da kocaman, şakşak denen ağaçtır. Ağacın üzerine nal çakarlar. Taş döndükçe ona sürter, ara sıra taşın çakılları değer, şangır şungur sesler çıkarır. Yani düz sesi bir ritimle, değişik seslerle bozar. Değirmende bu sesleri sürekli dinlemek zorundasınız. Taşlar devamlı döner ve şakşak dediğimiz ağacın üstündeki o nalların sesi değirmen taşına müzikte duyduğun ritmi verir. Ve orada hayal kurarsın, rüya görürsün... Orkestralar yönetirdim orda kendimce. Müziği ben oradan hatırlıyorum. Müziğe kafamı taktığım, müzikle diyalogu kurduğum yıllar o yıllardır..."

Arif Sağ 1945 yılında Erzurumun Aşkale ilçesi Dağlı köyünde doğmuştur. Babası değirmenci olduğu için yukarda kendisinin de anlattığı gibi müzikle ilk tanışması müziğin temelini oluşturan ritmle bağlamışıtr. Küçük yaşlarında kaval ve bağlama çalmaya başlar. Gençlik yıllarında İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti 'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur. Evli, 2 çocuk babasıdır.

İlk plağını 1963 'te çıkarır. (Gafil Gezme Şaşkın Birgün Ölürsün). 1987-1991 yılları arasında milletvekili olarak mecliste bulunmuştur.




Ayrıntılı bilgi için: Wikipedia, Sanatçının Resmi Sayfası


4 Şubat 2008 Pazartesi

Karşılaşma şeklinde yapılan sporlarda (interactive) solak sporcuların daha başarılı olduğunu zaten günlük hayatımızdaki deneyimlerimizden biliyoruz. Ataturk Üniversitesi Beden Eğitim ve Spor Akademisi öğretim üyelerinden Recep Gürsoy bu savı yaptığı araştırma ile bilimsel olarak kanıtlamış.

Dr. Recep Gürsoy araştırma kapsamına Erzurum Boks Kulübüne üye 22 aktif boksörü dahil etmiş. Bu boksörler 17-46 yaşalrı arasında 4-15 yıldır boks sporuyla uğraşıyorlarmış. Boksörler sağ elini kullananlar (sağlak) ve solaklar olmak üzere iki gruba ayrılmış. Bu ayırımda Oldfield İndeks 'i kullanılmış. Daha sonra sağlak ve aolak boksörlerin kazandıkları ve kaybettikleri müsabakalar tespit edilmiş. Her iki grubun başarı oranı hesaplanmış ve bu oranlar karşılaştırılmış.

Sonuç olarak; solak boksörler 75-800 müsabaka yapmışlar (ortalama 120.6) ve bunun 5-79 'unu (ortalama 19.32) kaybetmişiler. Sağlak boksörler ise 50-820 müsabakaya katılıp (ortalama 127.8) 23-78 'ini kaybetmişler (ortalama 42.25). Sonuçta solak boksörler sağlaklara göre daha başarılı bulunmuşlar. İstatistikten anlayan varsa p<0.01.

Çalışmanın sonucuna göre Dr. Recep Gürsoy; solak sporcuların boksta sağ ellerini kullanmaya zorlanmaması gerektiğini, aksine solak boksörlerin desteklenmesi gerektiğini ve bu özelliklerinden dolayı motive edilmelerini önermiş.

Makalenin orijinali: Effects Of Left Or Right Hand Preference On The Success Of Boxers In Turkey *Recep Gursoy

Dr. Recep Gürsoy ile ilgili medyada 30 Ocak tarihinde çıkan bir habere göre Recep Bey'in babası 27 ocak tarihinde kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Kendisine başsağlığı, merhum babasına rahmet diliyoruz.


Powered by ScribeFire.


Kafamızın tam orta yerinde saçların aynen yandaki fotoğrafta olduğu gibi bir yerden çıktığı bir nokta vardır. Peki ne işe yarar bu nokta? Bildiğim kadarı ile hiçbir işe...

Birilerinin dikkatini çekmiş bu nokta ve bunun ile başka şeyler arasında ilişki kurmaya çalışmışlar. 2003 yılında Genetics Society of America adlı dergide yayınlanan bu makalede solaklığın genetik temelleri üzerine gerekçeli hipotezler kurulmaya çalışılmış.




Araştırmacılar sağlak ve solak insanların saç çıkış yönlerini araştırmışlar. Sağlakların büyük kısmında saçlar yandaki fotoğraftaki gibi saat yönünde çıkarken (%91.6), solaklarda ve her iki elini kullananlarda saç çıkış yönü rastgele bir oran gösteriyor. Yani sağ elinizi baskın olarak kullanıyorsanız saç çıkış yönünüz büyük bir ihtimalle sağdan sola olurken, solaksanız bu değişik oranlarda görülüyor.





Makalenin orijnali burada...
Solaklık ve irritable barsak sendromu arasında, daha doğrusu diğer oto-immun hastalıklar arasında her zaman bir ilişki görülmüştür.

İrritable Barsak Sendromu (IBS) diğer ismiyle Rahatsız Barsak Hastalığı "bilinen br organik sebebi olmayan, stres veya emosyonel gerilimin yüksek düzeylerde olduğu dönemlerde ortaya çıkan veya artan, başta karın ağrısı olmak üzere ishal ve kabızlık gibi defekasyon (dışkılama) alışkanlığındaki değişiklikler ile seyreden ve bunların yanında daha birçok değişik semptomlarla tanımlanan fonksiyonel bir barsak hastalığıdır"

Araştırmacılarımız bu ilişkinin doğruluğunu sınamışlar.

Sonuçta maalesef sonuçlara göre bizim gibi solaklarda bu hastalık sağlaklara göre daha fazla görülüyormuş.

Makalenin orijinali burada...

Lütfen çeviri hatalarını bildiriniz .




Powered by ScribeFire.


1993 yılında Durham Üniversitesi Pskoloji Bölümünden Aggleton JP, Kentridge RW, Neave NJ. isimli araştırmacılar (isimleri bilimsel makale yazım kuralları doğrultusunda yazıldı.) sağ elini kullanan ve sol elini kullanan insanların yaşam sürelerini karşılaştıran bir araştırma yapmışlar. Çok ilginçtir araştımayı "birinci sınıf kriket" -first-class cricket- oyuncularını anlatan ansiklopedik bir kitaptan yararlanarak (Encyclopedia of "first-class cricket") gerçekleştirmişler. Kitaptaki kişileri ve kitapta olmayan 1951 öncesi doğmuş 3165 ölmüş kriket oyuncusunu sağ elini kullanan ve sol elini kullananlar olarak ikiye ayırıp ölüm yaşlarını ve ölüm nedenlerini analiz etmişler.


2580 oyuncu sağ elini ve 585 oyuncu sol elini kullanıyormuş. Sağ elini kullananlar ortalama olarak 65.62 yıl; sol elini kullananlar 63.52 yıl yaşıyormuş. (İstatistikten anlıyorsanız p=0.006) Ölüm nedenlerine bakıldığında ise solak sporcuların baskın olarak beklenmeyen şekilde kaza nedeniyle öldüğü tespit edilmiş.

Sonuçta şöyle bir sonuç cümlesi yazılmış. "Bu çalışma solak olmanın yaşam süresini azalttığını açık şekilde kanıtlamaktadır. Bu azalmadan sorumlu faktör kazaya maruz kalmada sağlaklara oranla daha yatkın olmaktır."

Makalenin orijinal özeti (abstract)

Not: Çeviri hatalarını ve yorumlarınızı lütfen belirtiniz.


Powered by ScribeFire.

2 Şubat 2008 Cumartesi



La Febbre-Hararet

Yine uykusuz geçen bir gece elimde tuttuğum "mouse"den ilham almış gibi tıkır tıkır internette gezinirken açık olan tv'den kulağıma gelen güzel müzik ile tvye yöneldim. "Ah dedim", "Ben bunu nasıl unuttum seyredecektim ya..." Neyse ki şanslıymışım ki filmin gece baskısına yetiştim. İşte o film La Febbre 3 şubat pazar günü öğlen saat 1'de CNBC-E' de tekrar oynuyor.

Sıkıcı pazar günlerinden birinde, dışarsı buz gibi soğukken, karlı, çamurlu, ıslakken kendinize bir iyilik yapın ve bu filmi izleyin. Umut dolu bir film. Bizim gibi yaşı büyüyen ama sosyal işlevine tam olarak kavuşamadığı için yetişkin sayılamayacak bir gencin ayaklarını daha sağlam yere basmasının anlatıldığı bir film.








Filmin yönetmeni Alessandro D'Alatri. 25şubat 1955 Roma İtalya doğumlu olan yönetmen 1991 yılında çektiği Americano rosso ile sinema dünyasına progesyonel olarak girdi. Bu film ile David di Donatello ödüllerinde en iyi yeni yönetmen ödülünü kazandı. 1995 yılında Senza pelle filmi ile David di Donatello en iyi yönetmen ödülüne aday gösterildi. Festivalden en iyi senaryo ödülü ile döndü. Aynı film ile İtalyan Film Eleştirmenleri ödülünde yine en iyi senaryo ödülünü aldı. La Febbre ile 2005 yılında yine İtalyan Film Eleştirmenleri ödülüne en iyi film ve en iyi senaryo dallarında aday gösterildi.





Filmin trailer'ı:



Birgün gazetesinden aldığımız tanıtım yazısı ise şöyle:

"Alessandro D'Alatri'nin Milano'nun güneyindeki küçük Cremona şehrinde geçen filmi
'La Febbre / The Fever' genç bir mimari öğrencisi olan Mario'nun öyküsünü anlatıyor. Derslerinden arta kalan vakitte ünlü bir mimarın yanında çalışan Mario bir yandan da üç arkadaşıyla birlikte eski bir tamirhaneyi bara çevirmeye çalışmaktadır. Yönetmen D'Alatri, komedi unsurlarına bol bol yer verdiği filminde modern İtalyan toplumunun çıkmazları ve bireyin mutluluğu üzerine ilginç saptamalarda bulunuyor."

Saatlerinizi kurun. Filmi kaçırmayın.
"Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin
Kuzey Amerikada yarattığı kasırgayı istiyorum. Ben kaos istiyorum."

diyor kitabın yayınevi "Kaos Yayınları".

Kitabın ilk baskısı 1983 yılında yapılmış. O günden bu yana ingilizce, almanca, italyanca, portekizce ve rusça olarak değişik anarşist yayınevleri tarafından basılmış. 2002 yılında türkçeye kazandırılmış.
Kitap bir tür isyana teşvik masalı.
Kitabın önsözünde şöyle yazıyor:

"Gezegensel İş Makinası hala hepimizi yutuyor. Şehrin gölgelerine doğru ya da şehrin kendisinden kaçış komploları da devam ediyor. Berbat bir iş gününden sonra düşlerimizin peşinden koşmak iç burkucu ve dahi onur kırıcı da olsa oyunu kaybetmediğimize delalet ediyor. Fiziksel güzellik değil, iç güzelliği mühim derler ya, inanmayın. Önemli olan düş güzelliğidir, kim bilir...
"bolo'bolo ya da benzerleri, hiç gerçekleşmeyebilir. Belki de adı anılmayacak kadar etkisiz yaşanmışlıklar oluşabilir bazı coğrafyalarda. Yine de deneyenler her zaman olacak. Güçsüz ve umutsuz hisedecekler kendilerini, olsun... Umut etmekten vazgeçmiş olmayı ihtimal ki öğrenmiş olacaklar. Birkaç kırıntı? Belki. Ama ne gam; farklı dünyalar yaratmak, yaratma isteğinde filizlenir. Bir yerlerden başlanacak elbet, bu aşkı duyan ibu'lar var. bolo'bolo da böyle bir tutkunun fantezisi işte."


Tüm dünyanın tanığı, şiirleri sayısız dile çevrilen, büyük şair Nazım Hikmet'in 2 yeni şiiri tesadüfen bulunmuş. Hayatının büyük kısmını zindanlarda geçiren, sürgünde hayata gözlerini yuman büyük şairi saygı ile anıyoruz.

Müşterek Zahmet

Gözlerimiz
Şeffaf
Temiz
Damlalardır
Her damlada
Demire can veren dehanın
Bir küçücük
Zerresi vardır
Şeffaf
Temiz
Damlalarıyla gözlerimiz
Bir umman içinde birleşmeseydi eğer
Her zerre
Dağılsa idi başka bir yere
Dinamolarla durmayanları çiftçileştirerek
Çelik dağları sof bir klak gibi döndüremezdik!
Müşterek zahmetin şamateri
Yakan
*** *** çevirir akan
İstimar(?) ateşini
Şem’asız kibrit gibi söndüremezdik
Şeffaf
Temiz
Damlalarıyla gözlerimiz
Bir umman içinde o kadar karıştı ki
Kaynayan suda buzu
Nasıl eritirse deniz(?)
İşte biz de
Birbirimizde
Öyle kaybolduk
Yükseldi müşterek zahmetin şamateri!
Demire can veren dehayı bulduk

Moskova / Názım Hikmet


Vehbi ve Náfi Kardeşlerimin Acılarına: Aldığım Bir Mektup (**)

1337 Mart Ankara
Dün gece mektup aldım bir felakete dair
Siyah satırlarında şöyle yazılı:
"Şair!
Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze
Kara bir hançer gibi zavallı gönlümüze
Saplanan son acıyı sen de duyuyor musun?
Yoksa hülyalarınla hálá uyuyor musun?
Boşluklara atılan ruhumuza bu bir sır:
Bilmiyoruz gönüller bu kadar yakın mıdır?
Dileriz derdimizi avutmasın seneler
Bize son vazifeni yapmış olursun eğer
Zavallı gönlümüzde bu derin mátemi sen
Rüba Beyin sesiyle ebedileştirirsen...
Ah bir hale düştük ki duysa káinat ağlar
Hem bir kardeş kaybettik, hem çok sevgili bir yár
Biz gurbette ağlarken o da gurbette öldü
Biz gurbete gömüldük, o toprağa gömüldü...
Şimdi o uzaklarda, çok uzaklarda bizden!
Hayaline ağlayan yorgun gözlerimizden
Yüzü rüyalardaki yüzler gibi kayboldu.
Zaten o bir çiçekti bir çiçek gibi soldu
Bir bahçeye gitti ki açılmaz çiçekleri
Kahpe felek kendini bildiği günden beri
Gökler zulümleriyle bu kadar alçalmadı.
Artık güzelliklere imanımız kalmadı.
Hiçbir ümidimiz yok hiçbir gayemiz de
Şair? Fani neşeyi artık arama bizde
Şimdi biz bir hayale ağlarız için için
Tesellisi olmayan gönüllerimiz için
Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz
Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz

Müstensihi (Aktaran)
Názım Hikmet


kurt_cobain
"Nirvana" isimli Seattle kökenli rock müzik grubunun kurucusu, gitaristi ve şarkı sözü yazarı.
1987 yılında çocukluk arkadaşı Krist Novoselic ile Amerika'da bir döneme damgasını vuracak grunge grubunu kurdu. 1980'lerin gösterişli, bol sololu, kopyanın kopyasının kopyası rock müziğine yeni bir soluk getirdi. "Smells Like Teen Spirit" bir jenerasyonun marşı kabul edildi. Ve medya tarafından X-Generasyonu'nun (60 sonrası doğmuş, meday ve teknoloji disinformasyonu sonucu apolitize edilmiş amerikan gençliği) sözcüsü olarak adlandırıldı.

Görünüşü ile, gitar çalışı ile bir ikon olmuş olan Kurt Kobain 1994 yılında evinde av tüfeği ile vurulmuş olarak bulundu. İntiharı hala sırrını korumaktadır.
  • Abdullah Ercan
  • Aykut Kocaman
  • Marcelo Carrusca
  • Emre Belözoğlu
  • Ergün Penbe
  • Fabien Barthez
  • Ferhat Öztorun
  • Frank de Boer
  • Gheorghe Hagi
  • Gökçek Vederson
  • Haim Revivo
  • Hakan Ünsal
  • Hami Mandıralı
  • İker Casillas
  • Lincoln (futbolcu)
  • Diego Maradona
  • Mehmet Özdilek
  • Orhan Ak
  • Petr Čech
  • Pini Felix Balili
  • Roberto Carlos da Silva
  • Sergen Yalçın
  • Tümer Metin
  • İbrahim Akın
  • İbrahim Üzülmez
The Lost dizisinin 4. sezonu başladı. Bu neymiş acaba deyip izlemeye başlayacak yeni seyirciler için bir özet buldum. Biliyorsunuz ki Lost'da kimin eli kimin cebinde belli değil. Herkesin birbiriyle bağlantısı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Ara ara izleyecek seyirciler içinse bu ilişkileri akılda tutup olayları birbirleriyle bağdaştırmak epey zor.
Bir yerlerden arkadaşlar da düşünmüşler ki biz bu Lost'u alıp bi analiz edelim; kişileri, ilişkilerini bi tablo yapalım. İngilizce hazırlanmış bu tabloyu ben de alıp türkçeye çevirdim. Yanlışlarım varsa belirtin düzeltelim.
İyi seyirler.



1 Şubat 2008 Cuma

4 - 8 - 15 - 16 - 23 - 42


The Lost
Uzun zamandır hastası olduğumuz, merakla beklediğimiz Lost dizisinin yeni sezonu başladı. Maalesef senaristlerin grevi nedeniyle sadece 8 bölüm çekilebilen yeni sezonu merakla izlemek istemiyorum. Evet istemiyorum. Diğer bölümlerde yaptığım gibi sezonun bitmesini bekleyip hepsini download edip sıra ile bir kaç günde izleceğim. Size de bunu öneriyorum.

4. sezon trailer'ı (türkçe altyazılı)



Lost Hakkında Herşey 'i bulabileceğiniz site. Gerçekten çok yaralı bir araç. Lost fanatikleri muhakak kullanmalı. Maalesef ingilizce. Bana ilginç gelen bölümleri yakında türkçeye çevirip burada paylaşacağım...
Değişik alanlardan ünlü solaklar...

Resim/Heykel
  • Michelangelo Buonaroti ( Heykeltraş, Ressam)
  • Leonardo Da Vinci ( Ressam, Bilim Adamı )
  • Paul Klee ( Ressam )
Müzik
  • Arif Sağ
  • Carl Philipp Bach ( Besteci )
  • Kurt Cobain ( Nirvana isimli müzik grubunun solisti ve gitaristi )
  • Bob Dylan ( Efsanevi söz yazarı ve şarkıcı )
  • Bob Geldof ( Pink Floyd 'un The Wall filminde de oynamış rock sanatçısı )
  • Jimi Hendrix ( Bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Efsane )
  • George Michael
  • Wolfgang Amedeus Mozart ( Besteci )
  • Robert Plant ( Led Zeppelin isimli rock grubunun solisti )
  • Sergei Rachmaninoff ( Besteci )
  • Ringo Starr ( Beatles grubunun davulcusu )
  • Ludwig Van Beethoven ( Besteci )
Bilim İnsanı
  • Marie Curie ( Kimya ve radyoaktivite konularında 2 kez Nobel Ödülü almış bilim insanı )
  • Albert Einstein ( Geçen yüzyılın dehalarından, Fizkçi, Matematikçi. e=mc2 )
Futbolcular
  • Diego Maradona
  • Abdullah Ercan
  • Aykut Kocaman
  • Marcelo Carrusca
  • Emre Belözoğlu
  • Ergün Penbe
  • Fabien Barthez
  • Ferhat Öztorun
  • Frank de Boer
  • Gheorghe Hagi
  • Gökçek Vederson
  • Haim Revivo
  • Hakan Ünsal
  • Hami Mandıralı
  • İker Casillas
  • Lincoln (futbolcu)
  • Mehmet Özdilek
  • Orhan Ak
  • Petr Čech
  • Pini Felix Balili
  • Roberto Carlos da Silva
  • Sergen Yalçın
  • Tümer Metin
  • İbrahim Akın
  • İbrahim Üzülmez

İspanyol asıllı Fransız şarkıcı Manu Chao şarkılarıyla umutsuzluk kuşağı gençliğine umut veriyor.
1963 Paris, Fransa doğumlu Manu Chao (uzun ismi ile José-Manuel Thomas Arthur Chao) reggea, ska, punk türü; ispanyolca, ingilizce, fransızca, portekizce, arapça, wolof dillerinde şarkılar söylemekte.
Gençliğinde (1980'ler) ingiliz punk rock akımından etkilenen sanatçı punkın indirgenmiş şekil yönünden çok yaşam tarzı ve şarkılarıyla bu akımın belki de dünyadaki birkaç örneğinden biri. Punk dediysek kirli distorşınlı, spontan sözlü müzik yapan (kafa şişirici) biri değil. Müziklerinde melodinin ve şarkı sözlerinin ön planda olduğu, çok sesliliğe önem veren, enerjisi bitip tükenmek bilmeyen bir şarkıcı o.
Manu Chao '80lerde müzik hayatına başladı. Kardeşi ve arkadaşları ile kurduğu Hot Pants grubu fransa underground müzik çevrelerinde bomba gibi patladı. Bu grup ile bir albüm çıkarttı. Daha sonra gruba kuzeni de katıldı ve Manu'nun köklerine dönüşü başladı. Faşist Franco zamanında ülkeden ayrılmak zorunda kalan ailesinin memleketi İspanyoya dönen Manu orada La Manu Negra isimli grubu kurdu. İsmini İspanya'da illegal bir anarşist örgütten alan La Mano Negra (Kara El) rengini de belirtmiş oldu. Bu grup ile bir gemiyle Latin Amerika turuna çıktı. Liman liman dolaşıp çok dilli şarkılarını bütün Latin Amerika'ya duyurdu. Yıılar süren bu turdan döndüğünde ise bu sefer bir trenle Afrika turuna çıktı. Çocukluğunda ağıtları, dansları ile büyüdüğü cezayir çobanlarına, Senegalli dostlarına şarkılarını söyledi. Trenin durduğu her istasyonda konserler verdi. Dünyanın en ezilen kıtasına umut götürdü. Bu yolculukları sırasında bol bol otantik sesler, türküler kayıt etti. Daha sonra muhteşem konserlerinde, şarkılarında kullanmak üzere.
İkinci turdan dönüşte grup elemanları yollarını ayırdı. Ve Manu Chao yoluna tek başına devam etti. Clandestino isimli ilk solo albümü 3 milyon kopya sattı (korsanı kaç tanedir kim bilir?) Daha çok Avrupa, Latin Amerika ve Afrikada bilinen şarkıları ile ezilenlerin sesi olan Manu Chao 2007'nin sonunda La Radiolina (Küçük Radyo) isimli albümünü çıkarttı.
Populerliğine, kazandığı paralara rağmen hiç bozulmadan yoluna devam eden Manu Chao'yu sokakta kukuletalı şapkası, sırtında gitarı ile; Genova'da olduğu gibi polis barikatlarının hemen önünde derme çatma bir konser standının üstünde göstericileri gaza getiren Bella Ciaou söylerken, Zapatistaların komutanı Marcos ile şakalaşırken ya da üzerinde galatasaray forması ile 4 saat süren bir konserde görebilirsiniz.
Zamanında İstanbul'a da gelen ve muhteşem konseri (belki de Türkiye'de verilmiş en uzun süren konser) hala hatıralardan çıkmayan, her Manu tınısında hatırlanan Manu Chao ve müziği bizim gibi "hayat görüşü" bacağından asılan koyun, değmeyen yılan deyimleri ile sınırlı kuşak için bir nimet.
Dinlemek gerek. Dinlemeyen çok şey kaçırır...

Solaksan eziyet ta en baştan başlar.
Bu önermenin yanlış olduğunu düşünen, hayatta hiçbir zaman bu özelliğinden dolayı zorluk çekmemiş arkadaşlar olabilir. Ama genel olarak baktığımızda, bu yazıyı okuyan çoğu solak gibi ben de kendi yaşamımdan bildiğim üzere solak olmak hayatı zorlaştıran bir özelliktir. Aslında bu zorluklar toplumun büyük bir çoğunluğu sağ elini kullandığı için karşımıza çıkmaktadır. Kullandığımız günlük eşyaların hep sağ elini kullananlara göre tasarlandığını herhalde hepimiz biliyoruzdur. Bunların dışında çok çok eski zamanlardan bu yana "solak" olmak kötü sayılmış, solkalar sağ ellerini kullanmaya zorlanmışlardır. Ortaçağ avrupasında (muhtemelen çok daha eskiden) sol elini kullananlar şeytanın uşağı olarak görülmüş, belki de cadı avları zamanında çoğunluğu şeytana tapmaktan yakılmıştır.
İslam toplumunda da solaklık her zaman istenmeyen bir şey olmuştur. Hadisi Şerifler şöyle diyor:

"Sizden hiçbiriniz kesinlikle sol eliyle yemesin ve içmesin. Çünkü şeytan sol eliyle yer ve içer.”

"Hayırlı işlere sağ elle, hayırlı olmayanlara sol elle başlayın."

Cami, ev, işyeri gibi bir mekana girerken sağ ayak ile girmek; abdest alırken sağ taraftaki uzuvları önce yıkamak, yemeği kesinlikle sağ elle yemek islam dinine mal edilmiş şeyler. ( Belki de gerçekten islam dini sağ eli kullanmayı öneriyordur-bu konuda herhangi bir yorum yapmayacağım.) Herhalde çoğumuz yemek yerken sol elimizi kullandığımız için dedelerimiz tarafından azarlanmışızdır.

Neyse yaşadığımız zorlukları bir liste halinde yazmak istiyorum zaten. O başka bir yazının konusu olsun.

Sonuç olarak; bence bu dünya solaklara göre değil. Yapılan bir araştırmaya göre (araştırmanın orijinalini araştırıyorum bilimsel dergilerden, bulunca ekliycem buraya) solaklar sağ elini kullananlara göre daha az yaşıyormuş. Tabii ki kronik hastalıklar yada solak olmamıza neden olan genetik değişimler yaşam süresinin kısalmasına neden olabilir. Fakat diğer tarafından düşünürsek:

Ya kullanmak zorunda olduğumuz; sağ elini kullananlara göre tasarlanan aletler, iş makinaları, araçlar vs. bizim ev kazaları veya iş kazalarına maruz kalmamızı arttırıyorsa?

Olamaz mı?
Haberleri okumak için gazete küpürlerinin üzerine tıklayın.